Perşembe, Mayıs 10, 2007

Önce Maşallah !

Sırtında bir çeki odun yüklü, iki büklüm olmuş Dulkadın teyze. Durdu atölyenin önünde.
"O guşlar sizin demi"
"Evet teyzecim bizim"
"Göstemeyin herkese, kemiksiz onlar nazar değer valla" dedi. İçeriye zaten sokmuyorduk kimseyi ama demek pencereden gösterirken yakalanmışız. O yüzden herkes, bakmadan önce lütfen şööööööle yürekten bir "tü tü tü maşallah, maşallah. Nazar değmez inşallah" desin...


Dediyseniz , buyrun böceklerimizin bugünkü fotoğrafları...






Pazartesi, Mayıs 07, 2007

şaşkınlıkla izliyoruz...



Gerçekten öyle.... Hergün görünce pek büyümemiş gibi gelse de dört gün önceki durumlarıyla şimdiki durumlarını yan yana koyunca ne kadar hızlı büyüdüklerini şaşkınlıkla izliyoruz... Konunun uzmanı Umman teyzemiz arasıra kontrollerini bizden esirgemiyor. Nasıl tarif ederse öyle yapıyoruz.








Bu arada deri (gav) değiştirdiler...
Yaprakların üzerindeki kalıntılar
değiştirilip terkedilen derileri gösteriyor.







Dün akşamki görüntüleri... 4,5 cm boyunda olanda var. Ortalama 3,5 - 4 cm 'ler...




Çarşamba, Mayıs 02, 2007


Küçücük tepsilerden masa
üstlerine geçen bizim guşlar,
hiç durmadan yaprak
yiyerek, her geçen gün biraz
daha büyüyorlar. Şu an, günde
iki defa altları temizleniyor,
dört defa taze yaprak istiyorlar.

Pazar, Nisan 29, 2007

1,5 cm oldular bizim guşlar..

17 - 18 günlük bebeklerimiz, gav (deri) değiştirme dönemleri dışında bol bol taze dut yaprağı tüketerek yaşamlarına devam ediyorlar. Birkaç gün sonra kendi odalarında daha geniş mekana geçecekler...


Cumartesi, Nisan 28, 2007

AYNI SALKIMIN TANELERİ ÇANKAYA'YA ÇIKAMAZ

“VATANSEVERİM,
YURTSEVERİM,
MİLLİYETÇİYİM,
ULUSALCIYIM,
CUMHURİYETÇİYİM,
ANTİ-EMPERYALİSTİM;
TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN YANAYIM”
diyebilen tüm Datçalılarla bugün Cumhuriyat Meydanında idik...






Fotoğraflar : Banu ÖZÜMERZİFON

Cuma, Nisan 27, 2007

Strese, sıkıntı ve üzüntüye tek çare! Gerçek dostlar. KUŞLAR

İşte aynen böyle ifade ediyor Kemal amca bu hobisini... "Onlar hayatıma girdigireli ne stres ne sıkıntı kaldı" diyor ve ekliyor "herkese tavsiye ederim"
Tam 38 yıl önce tanışmış gerçek dostlarıyla... "Kuşlar dünyanın rengidir, onlar olmasaydı hayatım çok sıkıcı olurdu" diyor gözleri pırıl pırıl. Bırakıp gidemiyor onları, biliyor ki küçük kalpler O'nu bekleyecekler. Kuşların hissettiklerini o kadar iyi biliyor ki...



Şu an yüzü aşkın muhabbet kuşu var Kemal amca'nın. Herbiriyle ayrı ayrı ilgileniyor, özel yemlerinin dışında yumurta, yeşillik ile besliyor. Bir bebeğe gösterilen özeni, özveri ve sabrı gösterek büyüttüğü bazı dostlarıyla, çarkı döndürebilmek adına zaman zaman vedalaşıyor. Sonra yenileri ekleniyor hayatına... Geçtiğimiz günlerde bir sürü yavrusu oldu... Görüntü fazla net olmasa da yan taraftaki fotoğraf aileye yeni katılanları gösteriyor.


Eski Datça'nın taş sokaklarında dolaşırken, karşınıza Ebru Kuş Çiftliği tabelası çarparsa hiç şaşırmayın... Burası, kuşlara senelerini vermiş, bizim guşların manevi koruyucu babası Kemal amcamıza aittir. O'nun sevgisi ile yaşamakta olan birbirinden güzel kuşlara merhaba diyebilirsiniz...








Pazartesi, Nisan 23, 2007

23 NİSAN

İlk defa geçen sene bizim köy okulunun 23 Nisan eğlencesine katılmıştım. Eğlence bitince, öğretmene yardımcı olayım diye birşeyler taşıma işine girişince girmiş bulundum Eski Datça İlkokuluna. Ne gariptir ki kolay kolay ağlamayan ben, birkaç dakika içinde dökülen gözyaşlarımıa hakim olamamıştım. Farklı yaş gruplarına ait 14-15 çocuğun tek öğretmenden ve aynı sınıfta aldıkları eğitimime mi ağladım, birden kendimi Belgin Doruk mu sandımda rolüm gereğimi ağladım bilemiyorum... Bu sene girmedim içeri, hüzünlenmeye hiç niyetim yoktu...Gönül öğretmenin özverisiyle hazırlanan programı izledikten sonra döndüm sırtımı gittim.. Tıpkı bu okuldaki çocuklara sırtlarını dönenler gibi...

Pazar, Nisan 22, 2007

Köy Enstitüleri Eksikliğinin Farkında mısınız?


Uzun bir süredir düşünüyorum... Nasıl yazsam nasıl anlatsamda bugün yaşadığım duyguları aktarabilsem diye. Hangi sözden başlasam da Köy Enstitülerinin önemini vurgulasam. Ne yazık ki sık sık tanık olduğumuz boş insan kafilesinin nasıl bir eğitim al(ama)dıkları gerçeğini kibar dille anlatsam. Gözlerimizin önüne serilen eğitimsiz eğitimlilerin, en kötüsü yeni yetişen neslin boşluğunu ve buna neden olan eğitim sistemimize, köy enstitülerinin önemine değinsem... Bugün, Hayıtbükünde kuruluşunun 67. yıldönümü için yapılan kahvaltı organizasyonunda Datçalı Köy Enstitüsü mezunlarını tanıma şerefine eriştik. Aldıkları eğitimin kalitesini gördük, konuşmalarında, hayata bakışlarında... Köy Enstitüleri, 1940 yılında,Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla öğretmen yetiştirmek düşüncesiyle kurulup, nasıl bir zihniyetse 1954 yılında kapatıldı. Ne ben ezberci eğitimin sonucunda, bilerek ve isteyerek oluşturulan bu boş toplumu anlatabileceğim, ne de öğretmenim diye ortada dolaşan ölüleri... Evet, karar verdim daha fazla birşey yazamayacağım. Sanrırım anlatamayacağım. En iyisi ben bugün birkez daha Köy Enstitülerinin önemini hatırlamama sebep olan Hayriye Öğretmene ve Nihat amcaya teşekkürlerimi sunarak, susayım...

Cumartesi, Nisan 21, 2007

EDGÖ'ye Ağır Darbe


Eski Datça'yı Güzelleştirme Örgütü adı altında birkaç kendini bilmezin, hücre evi olarak kullandığı mekana baskın düzenleyen güvenlik güçleri, örgütün beyin takımını kıskıvrak yakaladı. Örgütsel döküman ve ekipmanları ile yakalanan elemanların, birçok eylem planlarının olduğu ve "Pişman değiliz, hayata renk katmak adına bir sürü elektrik panosuna can vermek için desteklerinizi bekliyoruz" dediği öne sürüldü.



Örgütün ilk eylemlerine çocuklarıda alet ettiği ve bunları kayıt altına aldığı ve dahası bu yönde destek gördükleri ifade edildi.


Guşlar yeni evinde

İster beceriksizlik deyin, ister acemilik... Benim ve Neşe'nin koyunundaki böcekler uyanamadılar... Nedeni mechul. Uyanmalarına yakın üşütmüş olacabileceğimiz söyleniyor. Neyse ki Kemal Amca ve Umman Teyzede koymuşlardı koyunlarına, ilk deneme fiyasko olmadı... Onların uyandırdıkları guşlar hızla yemek yiyerek büyümekteler. Bugün hepsini bize teslim ettiler, ikinci yuvalarına yani Neşe'nin evine geçici süreliğine nakledildiler. Onlar için ayrılan odada şu an soba yakılarak üşümemeleri sağlanmakta ve taze dut yaprakları ile beslenmekteler... Şu an tek amacımız yaşayanları öldürmemek...

Pazartesi, Nisan 16, 2007

guşlar uyandı



Her ne kadar bu resimden fazla birşey belli olmasa da bu resim guşlarımızın uyandığının resmidir. Makasla kesilmiş taze dut yaprakları arasında görünen 3 mm boyunda siyah renkte kurtçuklar Kemal amcamızın goynundan çıkıp, yine onun elleriyle beslenmekteler. Onlar dönemin ilk yavruları, bizimkiler hala uyuyorlar. Umman teyzeninkilerde açıldı, Neşe ve ben yarından umutluyuz...

Salı, Nisan 10, 2007

İpekböceğinin Tarihçesi

Rivayete göre ; M.Ö. 2600 lerde hüküm süren Çin İmparatotu Hoang-Ti zamanında saray bahçesinde bir tırtılın dut yaprağı yediği ve sonra koza ördüğünü farketmiş. Bu durum üzerine imparator, bu kurdun hayatının incelenmesini emretmiş ve bu görevi eşi Kraliçe She-Ling-She'ye vermiştir. Kraliçe uzun zaman yaptığı tetkikler neticesinde bu kozadan ipek çekilebildiğini ve bunun da dokumacılıkta kullanılabileceğini tespit etmiştir. Bu nedenle ipekçilik tarihinde She-Ling-She ipek ilahesi olarak bilinmektedir.
Çin'de saygın bir uğraş olarak, yüzyıllar boyunca büyük gizlilik içinde yürütülen ipekböcekçiliği, ülkeye ün kazandırmış ve büyük bir gelir kapısı aralamıştır. Çin, bu değerli hazineyi kaybetmemek için yüzyıllar boyunca bir takım katı kurallar uygulamıştır. Öyle ki ; bu sanatın ülke dışına çıkmasına göz yuman ya da yardım edenler bir dönem ölümle cezalandırılmıştır. Ancak, M.S. 149 yılında Türkistan'da bulunan Hotan Eyaleti Hakanı'nın bir Çin Prensesi ile evlenmesi, ipekçiliğin Çin sınırları dışına taşmasına sebep olmuştur. Çin'de bir asalet nişanesi olarak bilinen ipeğin, Hotan'da bulunmaması nedeniyle prensese önceki ihtişamını devam ettiremeyeceği söylenir. Buna üzülen prenses ülkesine gittiğinde saçlarının arasına ipek tohumlarını saklayarak Hotan'a geçirir. Böylece ipek, ilk defa Çin sınırları dışına çıkar.
M.S. 300 dolaylarında önce Japonya'da, daha sonra da Hindistan'da ipekböceği yetiştirilmeye başlanır.
Bu sanat zaman içinde Asya'yı boydan boya aşıp Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanan, en önemli kervan yoluna "İpekyolu" adını vermiştir.
İpeğin Anadolu'ya gelişi Bizans İmparatoru Justinien (527-565) ile gerçekleşir. Bu dönemde Hint ve İranlı tüccarlar tarafından Batı'ya doğru yol alan ipek sayesinde Constantinopolis'te ileri düzeyde ipek dokumacılığı görülür. Bizanslılar'ın en güzel ipekleri burada dokunmaktadır. Ne var ki , bir zaman sonra, siyasi ve iktisadi sebeplerden dolayı kervanlarla Bizanslılar arasında çıkan bir anlaşmazlık neticesinde ipek artık Constantinoplois'e uğramaz olur. Bu sırada Justinien, ipeğin gerçek kimliğini araştırmak üzere iki rahibi, din kisvesi altında Çin'e gönderirr. İranlı ve Aynarozlu bu iki rahip, Constantinopolis'e kamış bastonlarının içine sakladıkları ipekböceği tohumları ile döneceklerdir. Böylelikle ipekböcekçiliği, Asya'dan Avrupa'ya intikal eder. İpekböcekçiliğinin Batı'ya doğru yayılmasıda Araplar'ın istila hareketleriyle Venedikliler ile Cenovalılar'ın bu alandaki ticari faaliyetlerinin büyük rolü olmuştur.

Türkiye'de ise ipek üretimine yaklaşık 1500 yıl önce başlanmıştır. Günümüz Türkiyesi’nde de önemli bir sanayi dalı olan ipekçiliği, Osmanlılar bir sanat haline getirmişler.
Yurdumuzda ipek denince akla ilk gelen yer Bursa. Yeşil Bursa’da ipek ve ipekböcekçiliği o kadar gelişmiş ki, adına han bile yapılmış. ‘Koza Han’ adı verilen bu hana eskiden ipekböceği yetiştiricileri gelip, ellerindeki sepetlerde bulunan ipek kozalarını tüccarlara satarlarmış. Koza Han’da bugün de ipekli ürünler satılıyor, ama bunlar artık fabrikalarda üretilen ipekler. Türkiye’de şu anda 40 bin aile ipekçilikle uğraşıyor. Bursa’da kurulan İpek Böceği Enstitüsü de aileleri ipekböceği yetiştiriciliği için teşvik ediyor.
Bizde Bursa Koza Birlikten temin ettiğimiz böcekleri en iyi şekilde yetiştirmeye çalışarak Eski Datça'daki bu sanatı tekrar hayata geçirmek istiyoruz... Koynumuzdaki tohumlar hala uyuyorlar... Birkaç güne kadar açılmalarını bekliyoruz... Tabii bu arada malikaneleri hazır.
NOT : Yukarıdaki bilgiler Skylife dergisinden ve Motif Handicraft sitesinden alınmıştır...

Pazartesi, Nisan 09, 2007

heyecansız tadı çıkmaz

Dün gece koynumda guşlar, uyku tutmadı gözümü. Sanki birkaç saat içinde uyanabileceklermiş gibi kımıl kımıl hissettim :)
Eh! heyecansız işin tadı olurmu, aklımda bir sürü soru ve düşünce ile uykuya dalıp gitmişim bir süre sonra... Etrafımda dönen kadınlarla açtım gözümü. Ayin gibiydi, dillerinde ise ;
"Goynumuzda guşlar
Meraklı bakışlar
Biz bu işe girdik
Haydi uyanın kuşlar" manisi hiç düşmüyordu... Sonra ne oldu hatırlamayorum aklımda kalan net olarak bu mani oldu... Sabah Yaşar'a anlatıyorum "Mani yazmaya başladın, tamam sen Datçalı olmuşsun" diyor rüyamdaki uyduruk maniye bakıp.

Oysa ki Datçalıların manileri özünde; hep bir anlam ve ince espriler mevcut... Kimi sevdasını, kimi kızgınlığını, kimi isteğini anlatmış manilerle.. Ama hikayelerini bilmek gerekiyor... Herşey gibi, bu alışkanlıkta yitip gitmiş... Nihat amca'nın araştırmaları sonucu dokuma ile ilgili yazılmış olan aşağıdaki mani'nin 1940'lı yıllarda yazılmış olduğu düşünülüyor..
"Düvende bez dokumam
Evde fazla otumam
Beyhude mektup yazma
Ben Latince okumam"

Not : Düven = dokuma tezgahı

Pazar, Nisan 08, 2007

Guşlar goyunlara girdi

Bugün büyük gün... Bugün heyecanlı bir gün... Geçtiğimiz hafta elimize ulaşan ve buzdolabında beklemeye alınan tohumların bugün goyunlara girme günü. Umman teyzemiz sağolsun bizi bu konuda yalnız bırakmadı, her ihtimale karşın (biz beceremezsek diye) O'da ipekböceği tohumlarını uyandırmak için goynuna koydu. Bunu gören Kemal amcamız "Bende deneyeceğim" dedi O'da aldı... Neşe ve ben de bu akşam itibari ile goyduk tohumları goyunlarımıza... Guş tutma projesi böylelikle hayata geçti. Bakalım neler olacak? Bizi izlemeye devam edin...

Cuma, Nisan 06, 2007

Doğa ile içiçe olmak ne güzel...


Arada İstanbul ve İzmir seferlerimiz nedeniyle bu zamanlara kalan bahçe tamizliğimiz nihayet tamamlandı... Artık keyifli sohbetlerimize yeni uyanan doğanın öncüleri çalışkan karıncalar ve rengarenk çiçeklerimiz arasında devam ediyoruz...

Datça Nazarlıkları



Adı her ne kadar nazarlık olsada bence ondan öte çok hoş bir duvar süsü... Sevgili Emel Ablamızın maharetli ellerinden çıkan bu nazırlıklar, tatil dönüşü sizlere Datçayı hatırlatmanın yanı sıra (ki Datçayı hatırlamak için daha çok nedeniniz olacak) güzel bir aksesuar olarak evinizi süsleyebilir... Datça'lıların hayatlarında değişik kullanım alanlarıyla karşımıza çıkan kargı(evlerin tavan döşemesi, dokuma tezgahlarında kullanılan mekik ve dokuma tarağı, ip sarmak için kullanılan gülence vb.) nazarlıklarda da karşımıza çıkıyor.


İster kargılı, ister kargısız Datça nazarlıklarını Eski Datça'da bulmanız mümkün...

Salı, Nisan 03, 2007

küçük kızın dilinden

Hep hayal kurardı küçük kız... Öyle büyük hayalleri yoktu aslında, kendi gibi küçücüktü... En büyük hayali hep mutlu olmaktı, çevresindeki tüm insanlarla birlikte. Bilemezdi ki daha o yaşta daima mutlu olunmayacağını, mutsuz olmadan mutluluğun anlaşılamayacağını... Sevdikleri hep yanında olsun isterdi, bilemezdi teker teker yitirilebileceğini sevdiklerini... O'nsuz yapamam dediklerini yitirince "O'nsuz" yapılabileceğini...
2004 yılının 16 Mart'ında yatırıldığında hastahaneden yürüyerek çıkacağını düşündü taki 18. günün öğle saatlerine kadar O'nun... Çocuk umudunu, yitirmese de en sevdiği varlıklardan biri hayata veda etmişti... Küçük kız zor toparlansa da, tıpkı babaannesinin istediği gibi, mutlu, hür ve dürüstçe yaşamaya devam ediyor bu hayatı. O'nun nasihatleri ve yaşam felsefesiyle...


Ayrılığımızın 3. yılında sevgi
ve kocaman bir özlemle anıyorum
seni canım babaanneciğim...

küçük kız.

Çarşamba, Mart 28, 2007

UĞUR'lar Olsun




Dün, Dünya Tiyatrolar Günü nedeniyle belediyemiz tarafından tüm Datça yaşayanlarına ücretsiz olarak organize edilen oyunda idik... Samsun Sanat Tiyatrosu'nun Uğur Mumcu'nun Eserlerinden Yola Çıkılarak Sahneye Koyduğu "Bir Pulsuz Dilekçe" adlı oyun saatlerce alkışlanmaya değerdi doğrusu.... Hatırladık demeyeceğim. Ne Uğur Mumcu silindi hafızalardan ne Bahriye Üçoklar, Çetin Emeçler ne diğerleri... Ne de Hrant Dinkler unutulacak... Saygıyla...

Salı, Mart 27, 2007

Guşlarımız Yolda

Biraz önce güzel haberi aldık.. Guşlarımız yola çıkmış... Ne mi diyoruz? İpekböceklerimiz tabii ki. Datçalılar ipekböceğini yetiştirip koza haline getirme işine "guş tutmak" derler.. Daha önce bahsetmiştim ipeği kendimiz yetiştirip, dokuyacağımızdan...İşte geçmeyecek sandığımız aylar geçti ve o heyecanlı süreç başladı... Bursa Koza Birlik'e verdiğimiz siparişimiz bugün kargo'ya verilmiş.

Bu süreç içinde; Muhtarımız Neşe bizden desteğini hiç esirgemedi. Kaymakalık El Sanatları binasından boşta olan odanın böceklerimize tahsisini sağladı. Bizde böceklerimizin odasını kireç boyama ve temizlik işleri yaparak hazırladık. Hatta isim bile koyduk "İpekböcekleri balayı odası" diye :) Tohumlar bize ulaştıktan sonra zamanı geldiğinde (tahminimizce 10 gün içinde) koynumuza koyacağız ve onları kış uykusundan uyandıracağız. Balayı odalarına nakledip, gelişim süreçlerini izleyeceğiz... Bu aşamada da gene Neşe ve annesi Emine Teyze bu işlemleri daha önce yaptıkları için geri kalan işlemleri birlikte yapacağız. Koza haline kadar ki süreçte taze dut yapraklarıyla bol bol beslemeli, böcek fare gibi düşmanlarından korumalı ve onları daima temiz bir ortamda tutmalıyız...


İlk başlarda kime bahsetsek, " Çok zor" yanıtıyla karşılaşmıştık.Guş tutmayı beçerirsek elimizde ipek dokuma olacak, yok beceremezsek Eski Datça işte bu kelebeklerle dolup taşacak. Artık göreceğiz zor mu?, kolay mı?, zor iş yapılamaz mı?

Pazartesi, Mart 26, 2007

Kurtuluş Savaşı Gazilerinden birini daha yitirmişiz...

Bugünkü Radikal Gazetesinden bir haber;
Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın son iki tanığından, 108 yaşındaki Konyalı Veysel Turan'ı kaybetti.Üç asır görmüş Turan'dan geriye aslında anlatmaktan çok da hoşlanmadığı savaş anıları kaldı. Savaşlardaki başarısı Üstün Hizmet Madalyası'yla ödüllendirilen Turan, yaptıklarını anlatırken, böbürlenmekten hoşlanmadığını söylemişti:
"Vazifemizdi yaptık. Bunda övünülecek bir şey yok. Şimdi kudretim olsa, memleketimiz bir tehlikeyle karşılaşsa, yine aynı şeyleri yaparım. Afyon'da, Sakarya Meydan Muharebesi'nde, Eskişehir'de, 2. İnönü Savaşı'ndaydım. Büyük Taarruz'da bozguna uğrayan Yunan kuvvetlerini İzmir'e kadar takip ettik. Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa, 8-10 kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan, yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı."
Zaferden sonra savaş, Veysel gazinin peşini bırakmamış, geceleri kâbusla uyanmıştı: "Geceleri gözlerime uyku girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kâbuslar görürdük. Şimdi hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum zaman rahat uykulara dalıyorum. Mustafa Kemal Paşa'yı defalarca gördüm. Hep yorgun ama dimdik ayaktaydı, keşke bu dünyadayken o da birazcık dinlenebilseydi."
Savaş sonrası Sarayönü'nde çiftçiliğe başlayan Turan, en çok istediği 'komutanların kendisini gelip görmesi' arzusuna kavuşamadan yaşama gözlerini kapattı.

Radikal haber sayfasına ulaşmak için ; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216666 (link vermekte sorun yaşıyorum, kopyalama işlemi yaparak girebilirsiniz)

Bu haber bana bir kez daha ülkemizin hangi şartlarda özgürlüğe ulaştığını ama ne yazıkki kıymetinin bilinmeyerek ne hale geldiğini düşündürttü... Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı belki ama şimdi Türkiye başka esaretler altında... Artık cepheler değişti, şehitler başka...

Pazar, Mart 25, 2007

1999 yapımı bir film


Otobüsle yaptığımız son İstanbul-Datça yolculuğumuzda ekrana konan Ofis Çılgınlığı(Office Space) adlı film çok hoşuma gitti... Bazı noktalarda biraz abartılar ve saçmalıkları olsa da bence çalıştığı işyerinde mutlu olmayıp, başka bir dünya hayal edenlerin izlemesi, o hayal edilen başka bir dünyaya yelken açmakta cesaret verebilir.

Büyük Selçuklu Kartalı Kolye Çalışması


Şu günlerde Yaşar'ın üzerinde çalışmakta olduğu motif, Türk Süsleme Sanatı'nın en sık kullanılan motiflerindendir. Anadolu Selçukluları tarafından geliştirildiği için "Selçuki" olarak tanınmaktadır. Kökeni Uygur Türkleri'ne dayanan bu motif,Orta Asya steplerinde yaşamış Türkler'in, güç, bereket, iyi ve kötünün sembolleri olan hayvan ve doğaüstü varlık betimlemelerinde karşımıza çıkmaktadır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi ile motif Anadolu'nun çizgileri ile birleşmiştir. Özellikle bu dönemde, Hatayi ile birlikte anatomik özelliklerini koruyan kuşlar birlikte kullanılmışlardır. Fakat Türklerin İslamiyete girmelerinden sonra motif, tüm sembol ve inanışlardan uzaklaşmış ve hayvansal çizgilerinin tamamını kaybetmiştir. Temel olarak birbirine girift hatlardan ve kıvrımlı uçlardan oluşan bu motif, bu şekilde stilize olarak orijinini gizlemiştir.


Günümüzde Büyük Selçuklu Kartalı olarak bilinen motif tasarımında abanoz ağacı ve kemik ikilemesi ile yapılan çalışma, iki gündür devam etmektedir. Önümüzdeki günlerde bitmesini planlıyoruz. İşlemin uzun sürmesi, ustanın tembelliğinden değil, motifin detaylı oluşundandır... Gümüş işlemi dahil tüm çalışmalar tamamlandıktan sonra bu ürünümüzü görebileceksiniz...

Perşembe, Mart 22, 2007

fırından yeni çıkan gümüş ürünler




bende boş durmuyorum bu arada... Bunlarda benim çalışmalarım...

Salı, Mart 20, 2007

Vosvos Sevdası

vosvoscu olacak çocuk kendini belli edermiş :)

Bugüne kadar bahsi geçmemiş olsa da, sıkı vosvosçu olan bizlerden bahsetmek istiyorum birazda... Ben küçükken, hep bir kırmızı vosvosum olsun isterdim... Biraz büyüyüp genç kız! olunca; küçüklük hayallerim biraz değişti... 90'lı yılların başında sadece 3 sayısı bulabildiğim(toplamda 6 adettir) Vosvos Magazin dergisine bakıp ve derin bir iç geçirip "Birgün bende onların içinde olabilsem hayalleri yanısıra,Kırmızı bir vosvosum olsun ve plakası benim ve seveceğim o genç adamın başharflerinden oluşsun diye hayal etmeye başladım... Yıllarca bankadan(Pamukbank) kazandığım o asgari ücretle biriktirdiğim vosvos paralarıyla bir türlü alamadığım vosvosuma 2000 yılının 31 Mayıs günü, kocam olan o genç adamın hediyesi ile kavuştum... Birgün önce bakıp iç geçirdiğim, almakta acele etmemek üzere ertelediğimiz o kırmızı ve MYM plakalı vosvosu, doğum günü hediyem olarak karşımda görmem karşısında kalp sektesinden gitmediğime şaşıyorum... M, benim adımın, Y, Yaşarın adının başharfide diğeri fazla :) İç geçirdiğim o dergi sayfalarında yer almak şöyle bir kenarda dursun, nereden bilebirdim ki; birgün Tosbağa Dergisini çıkaranlar arasında yer alacağımı...


Ailemizin üçüncü ferdi olan Pala ile çok güzel etkinliklere katıldık... İstanbulda iken bazı zamanlar, ayın iki haftasonunu Kaplumbağa Fun Club(Şu an Kaplumbağa Otomobil Derneği- www.vkod.org.tr) ile, ya da kendi arkadaş grubumuzla değişik yerlere giderek, bir sürü macera yaşadık... Zaten bizi Datça ile tanıştıran ve yerleşmemize sebep olan gene vosvos'tur. Vosvos sevdasını ancak yaşayanlar bilebilirler... Biz vosvos sayesinde birçok dost kazandık. Bir başka, internet üzerinden olan vosvos grubu (www.vosvos.net) bu dostlara vostdost derler...


Pala, bazı nedenlerden dolayı henüz Datça sürvenine başlayamadı... Bu yaz gelmesini heyecanla bekliyoruz... (İst-look'daki arkadaşlara hatırlatma) İst-look nedir derseniz? eğer, Onlar vosvosların ömrünü uzatanlardır.. Tanışmak isterseniz www.ist-look.com adresini ziyaret edebilirsiniz...


İstanbulda yaşamanın nesini özlüyorsunuz diye soranlar oluyor bazen... Vosvos etkinliklerine katılmayı özlüyoruz aslında... Hele ki, dikiz aynasından baktığınızda arkanızda sıralanan rengarenk vosvoslarla gidilen tatillerin hazzı... hıııım... evet bunu özlüyoruz... Şöyle büyük bir etkinlik yapılsada keşke, biraraya gelsek... Nerede olduğu çok önemli değil, Ordu buluşmaları gibi... Türkiye'nin hatta dünya'nın her yerinden akın akın insanlar gelse...Yüzlerce hatta binlerce vosvos olsa renk renk, model model... Ne hayal ama!!! Bu yaşıma kadar gerçekleşmeyen hiçbir hayalim olmadı benim, belli mi olur :)

Sedef Kakma


Çalışıyoruz diyoruz peki biz ne yapıyoruz. İşte size Yaşar'ın yapmış olduğu son çalışma olan takunya çalışması...

keyifli anlar




Yoğun çalışma tempomuz arasında bahçemizde verdiğimiz kahve molaları yok değil...
Bunlardan birinde Nihat amcamızla otururken, arılar durdurak demeden hemen yanıbaşımızda çalışıyorlardı...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Datça'da kar vardı...


Bu sabah atölyemize geldiğimizde belki bir daha hiç görmeyeceğimiz bir olayla karşılaştık... Sadece Goca dağ'a yağdığı düşünülen kar bizim bahçemizde idi... Bir avuçta olsa orda öylece kalakalmıştı, gece yağan dolu'nun ardından... Artık kimse Datça'ya kar yağmadı diyemez...

Salı, Şubat 27, 2007

EMİT



Her sene gerçekleşen İstanbul Uluslararası EMİT Turizm Fuarı'nda tüm belediyeler gibi Datça belediyeside, 15-18 Şubat 2007 tarihleri arasında, İstanbul Beylikdüzü TÜYAP fuar alanında idi... Yaşar ve ben yuvamıza döneceğimiz için sadece birgün katılabildiysekte; fuar alanındaki bir günlük Türkiye turu sonunda; "hala gezilecek ne çok yer var" diye iç geçirmeden de edemedik...

Misafirlere ikram edilen çağlalar ise, Palamutbükünde yetiştirilen sezonun ilk çağlaları idi...

Özledik mi demeli?

Gülen gözlerle karşılanıp, sevenlerle buluşmak, aile ile özlem gidermek...İş koşuşturmacaları bitipte turist gibi gezmek, Galata'dan seslenmek güzelim şehr-i İstanbula. Vapur sefasında martılarla gözgöze gelmek, Kız kulesi ile muhabbet... Herşey iyiydi, hoştuda... Sabahları kapımızın önünden geçen Fatma teyzemiz yoktu.
"Ekmek alıp gelende dedim. Olmayınca aklım kalıveripduru" diyen.
Bu zeytinleri ne yapacağız şimdi deyince koşuverdiğimiz Melahat teyzemiz yoktu,
"Gel ben sana öğreteyim" diyen.
Yoktu. "Yaptığım bebekler nasıl" diyen Neşe ...
Dolu dolu bir enerjiyle kapıdan içeri girip ;
"Çocuklar harikasınız yahu" deyip, asıl harika eylemlerini büyük bir çoşkuyla anlatan Nihat amcamız yoktu.

Yoktu... Sakinlik, sessizlik, kuş cıvıltıları, arı vızıltıları ve ÜRETİM...

Altın kafesteki bülbüller gibiydik... Tüketim şehri olan altın kafes içinde tüketerek tükendik. Yeniden doğmaya, üretmeye geldik... Bir kez daha anladık ki tüketmek değil, üretmek bizi mutlu kılan...

Pazartesi, Ocak 01, 2007