Pazar, Nisan 29, 2007

1,5 cm oldular bizim guşlar..

17 - 18 günlük bebeklerimiz, gav (deri) değiştirme dönemleri dışında bol bol taze dut yaprağı tüketerek yaşamlarına devam ediyorlar. Birkaç gün sonra kendi odalarında daha geniş mekana geçecekler...


Cumartesi, Nisan 28, 2007

AYNI SALKIMIN TANELERİ ÇANKAYA'YA ÇIKAMAZ

“VATANSEVERİM,
YURTSEVERİM,
MİLLİYETÇİYİM,
ULUSALCIYIM,
CUMHURİYETÇİYİM,
ANTİ-EMPERYALİSTİM;
TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN YANAYIM”
diyebilen tüm Datçalılarla bugün Cumhuriyat Meydanında idik...






Fotoğraflar : Banu ÖZÜMERZİFON

Cuma, Nisan 27, 2007

Strese, sıkıntı ve üzüntüye tek çare! Gerçek dostlar. KUŞLAR

İşte aynen böyle ifade ediyor Kemal amca bu hobisini... "Onlar hayatıma girdigireli ne stres ne sıkıntı kaldı" diyor ve ekliyor "herkese tavsiye ederim"
Tam 38 yıl önce tanışmış gerçek dostlarıyla... "Kuşlar dünyanın rengidir, onlar olmasaydı hayatım çok sıkıcı olurdu" diyor gözleri pırıl pırıl. Bırakıp gidemiyor onları, biliyor ki küçük kalpler O'nu bekleyecekler. Kuşların hissettiklerini o kadar iyi biliyor ki...



Şu an yüzü aşkın muhabbet kuşu var Kemal amca'nın. Herbiriyle ayrı ayrı ilgileniyor, özel yemlerinin dışında yumurta, yeşillik ile besliyor. Bir bebeğe gösterilen özeni, özveri ve sabrı gösterek büyüttüğü bazı dostlarıyla, çarkı döndürebilmek adına zaman zaman vedalaşıyor. Sonra yenileri ekleniyor hayatına... Geçtiğimiz günlerde bir sürü yavrusu oldu... Görüntü fazla net olmasa da yan taraftaki fotoğraf aileye yeni katılanları gösteriyor.


Eski Datça'nın taş sokaklarında dolaşırken, karşınıza Ebru Kuş Çiftliği tabelası çarparsa hiç şaşırmayın... Burası, kuşlara senelerini vermiş, bizim guşların manevi koruyucu babası Kemal amcamıza aittir. O'nun sevgisi ile yaşamakta olan birbirinden güzel kuşlara merhaba diyebilirsiniz...








Pazartesi, Nisan 23, 2007

23 NİSAN

İlk defa geçen sene bizim köy okulunun 23 Nisan eğlencesine katılmıştım. Eğlence bitince, öğretmene yardımcı olayım diye birşeyler taşıma işine girişince girmiş bulundum Eski Datça İlkokuluna. Ne gariptir ki kolay kolay ağlamayan ben, birkaç dakika içinde dökülen gözyaşlarımıa hakim olamamıştım. Farklı yaş gruplarına ait 14-15 çocuğun tek öğretmenden ve aynı sınıfta aldıkları eğitimime mi ağladım, birden kendimi Belgin Doruk mu sandımda rolüm gereğimi ağladım bilemiyorum... Bu sene girmedim içeri, hüzünlenmeye hiç niyetim yoktu...Gönül öğretmenin özverisiyle hazırlanan programı izledikten sonra döndüm sırtımı gittim.. Tıpkı bu okuldaki çocuklara sırtlarını dönenler gibi...

Pazar, Nisan 22, 2007

Köy Enstitüleri Eksikliğinin Farkında mısınız?


Uzun bir süredir düşünüyorum... Nasıl yazsam nasıl anlatsamda bugün yaşadığım duyguları aktarabilsem diye. Hangi sözden başlasam da Köy Enstitülerinin önemini vurgulasam. Ne yazık ki sık sık tanık olduğumuz boş insan kafilesinin nasıl bir eğitim al(ama)dıkları gerçeğini kibar dille anlatsam. Gözlerimizin önüne serilen eğitimsiz eğitimlilerin, en kötüsü yeni yetişen neslin boşluğunu ve buna neden olan eğitim sistemimize, köy enstitülerinin önemine değinsem... Bugün, Hayıtbükünde kuruluşunun 67. yıldönümü için yapılan kahvaltı organizasyonunda Datçalı Köy Enstitüsü mezunlarını tanıma şerefine eriştik. Aldıkları eğitimin kalitesini gördük, konuşmalarında, hayata bakışlarında... Köy Enstitüleri, 1940 yılında,Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla öğretmen yetiştirmek düşüncesiyle kurulup, nasıl bir zihniyetse 1954 yılında kapatıldı. Ne ben ezberci eğitimin sonucunda, bilerek ve isteyerek oluşturulan bu boş toplumu anlatabileceğim, ne de öğretmenim diye ortada dolaşan ölüleri... Evet, karar verdim daha fazla birşey yazamayacağım. Sanrırım anlatamayacağım. En iyisi ben bugün birkez daha Köy Enstitülerinin önemini hatırlamama sebep olan Hayriye Öğretmene ve Nihat amcaya teşekkürlerimi sunarak, susayım...

Cumartesi, Nisan 21, 2007

EDGÖ'ye Ağır Darbe


Eski Datça'yı Güzelleştirme Örgütü adı altında birkaç kendini bilmezin, hücre evi olarak kullandığı mekana baskın düzenleyen güvenlik güçleri, örgütün beyin takımını kıskıvrak yakaladı. Örgütsel döküman ve ekipmanları ile yakalanan elemanların, birçok eylem planlarının olduğu ve "Pişman değiliz, hayata renk katmak adına bir sürü elektrik panosuna can vermek için desteklerinizi bekliyoruz" dediği öne sürüldü.



Örgütün ilk eylemlerine çocuklarıda alet ettiği ve bunları kayıt altına aldığı ve dahası bu yönde destek gördükleri ifade edildi.


Guşlar yeni evinde

İster beceriksizlik deyin, ister acemilik... Benim ve Neşe'nin koyunundaki böcekler uyanamadılar... Nedeni mechul. Uyanmalarına yakın üşütmüş olacabileceğimiz söyleniyor. Neyse ki Kemal Amca ve Umman Teyzede koymuşlardı koyunlarına, ilk deneme fiyasko olmadı... Onların uyandırdıkları guşlar hızla yemek yiyerek büyümekteler. Bugün hepsini bize teslim ettiler, ikinci yuvalarına yani Neşe'nin evine geçici süreliğine nakledildiler. Onlar için ayrılan odada şu an soba yakılarak üşümemeleri sağlanmakta ve taze dut yaprakları ile beslenmekteler... Şu an tek amacımız yaşayanları öldürmemek...

Pazartesi, Nisan 16, 2007

guşlar uyandı



Her ne kadar bu resimden fazla birşey belli olmasa da bu resim guşlarımızın uyandığının resmidir. Makasla kesilmiş taze dut yaprakları arasında görünen 3 mm boyunda siyah renkte kurtçuklar Kemal amcamızın goynundan çıkıp, yine onun elleriyle beslenmekteler. Onlar dönemin ilk yavruları, bizimkiler hala uyuyorlar. Umman teyzeninkilerde açıldı, Neşe ve ben yarından umutluyuz...

Salı, Nisan 10, 2007

İpekböceğinin Tarihçesi

Rivayete göre ; M.Ö. 2600 lerde hüküm süren Çin İmparatotu Hoang-Ti zamanında saray bahçesinde bir tırtılın dut yaprağı yediği ve sonra koza ördüğünü farketmiş. Bu durum üzerine imparator, bu kurdun hayatının incelenmesini emretmiş ve bu görevi eşi Kraliçe She-Ling-She'ye vermiştir. Kraliçe uzun zaman yaptığı tetkikler neticesinde bu kozadan ipek çekilebildiğini ve bunun da dokumacılıkta kullanılabileceğini tespit etmiştir. Bu nedenle ipekçilik tarihinde She-Ling-She ipek ilahesi olarak bilinmektedir.
Çin'de saygın bir uğraş olarak, yüzyıllar boyunca büyük gizlilik içinde yürütülen ipekböcekçiliği, ülkeye ün kazandırmış ve büyük bir gelir kapısı aralamıştır. Çin, bu değerli hazineyi kaybetmemek için yüzyıllar boyunca bir takım katı kurallar uygulamıştır. Öyle ki ; bu sanatın ülke dışına çıkmasına göz yuman ya da yardım edenler bir dönem ölümle cezalandırılmıştır. Ancak, M.S. 149 yılında Türkistan'da bulunan Hotan Eyaleti Hakanı'nın bir Çin Prensesi ile evlenmesi, ipekçiliğin Çin sınırları dışına taşmasına sebep olmuştur. Çin'de bir asalet nişanesi olarak bilinen ipeğin, Hotan'da bulunmaması nedeniyle prensese önceki ihtişamını devam ettiremeyeceği söylenir. Buna üzülen prenses ülkesine gittiğinde saçlarının arasına ipek tohumlarını saklayarak Hotan'a geçirir. Böylece ipek, ilk defa Çin sınırları dışına çıkar.
M.S. 300 dolaylarında önce Japonya'da, daha sonra da Hindistan'da ipekböceği yetiştirilmeye başlanır.
Bu sanat zaman içinde Asya'yı boydan boya aşıp Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanan, en önemli kervan yoluna "İpekyolu" adını vermiştir.
İpeğin Anadolu'ya gelişi Bizans İmparatoru Justinien (527-565) ile gerçekleşir. Bu dönemde Hint ve İranlı tüccarlar tarafından Batı'ya doğru yol alan ipek sayesinde Constantinopolis'te ileri düzeyde ipek dokumacılığı görülür. Bizanslılar'ın en güzel ipekleri burada dokunmaktadır. Ne var ki , bir zaman sonra, siyasi ve iktisadi sebeplerden dolayı kervanlarla Bizanslılar arasında çıkan bir anlaşmazlık neticesinde ipek artık Constantinoplois'e uğramaz olur. Bu sırada Justinien, ipeğin gerçek kimliğini araştırmak üzere iki rahibi, din kisvesi altında Çin'e gönderirr. İranlı ve Aynarozlu bu iki rahip, Constantinopolis'e kamış bastonlarının içine sakladıkları ipekböceği tohumları ile döneceklerdir. Böylelikle ipekböcekçiliği, Asya'dan Avrupa'ya intikal eder. İpekböcekçiliğinin Batı'ya doğru yayılmasıda Araplar'ın istila hareketleriyle Venedikliler ile Cenovalılar'ın bu alandaki ticari faaliyetlerinin büyük rolü olmuştur.

Türkiye'de ise ipek üretimine yaklaşık 1500 yıl önce başlanmıştır. Günümüz Türkiyesi’nde de önemli bir sanayi dalı olan ipekçiliği, Osmanlılar bir sanat haline getirmişler.
Yurdumuzda ipek denince akla ilk gelen yer Bursa. Yeşil Bursa’da ipek ve ipekböcekçiliği o kadar gelişmiş ki, adına han bile yapılmış. ‘Koza Han’ adı verilen bu hana eskiden ipekböceği yetiştiricileri gelip, ellerindeki sepetlerde bulunan ipek kozalarını tüccarlara satarlarmış. Koza Han’da bugün de ipekli ürünler satılıyor, ama bunlar artık fabrikalarda üretilen ipekler. Türkiye’de şu anda 40 bin aile ipekçilikle uğraşıyor. Bursa’da kurulan İpek Böceği Enstitüsü de aileleri ipekböceği yetiştiriciliği için teşvik ediyor.
Bizde Bursa Koza Birlikten temin ettiğimiz böcekleri en iyi şekilde yetiştirmeye çalışarak Eski Datça'daki bu sanatı tekrar hayata geçirmek istiyoruz... Koynumuzdaki tohumlar hala uyuyorlar... Birkaç güne kadar açılmalarını bekliyoruz... Tabii bu arada malikaneleri hazır.
NOT : Yukarıdaki bilgiler Skylife dergisinden ve Motif Handicraft sitesinden alınmıştır...

Pazartesi, Nisan 09, 2007

heyecansız tadı çıkmaz

Dün gece koynumda guşlar, uyku tutmadı gözümü. Sanki birkaç saat içinde uyanabileceklermiş gibi kımıl kımıl hissettim :)
Eh! heyecansız işin tadı olurmu, aklımda bir sürü soru ve düşünce ile uykuya dalıp gitmişim bir süre sonra... Etrafımda dönen kadınlarla açtım gözümü. Ayin gibiydi, dillerinde ise ;
"Goynumuzda guşlar
Meraklı bakışlar
Biz bu işe girdik
Haydi uyanın kuşlar" manisi hiç düşmüyordu... Sonra ne oldu hatırlamayorum aklımda kalan net olarak bu mani oldu... Sabah Yaşar'a anlatıyorum "Mani yazmaya başladın, tamam sen Datçalı olmuşsun" diyor rüyamdaki uyduruk maniye bakıp.

Oysa ki Datçalıların manileri özünde; hep bir anlam ve ince espriler mevcut... Kimi sevdasını, kimi kızgınlığını, kimi isteğini anlatmış manilerle.. Ama hikayelerini bilmek gerekiyor... Herşey gibi, bu alışkanlıkta yitip gitmiş... Nihat amca'nın araştırmaları sonucu dokuma ile ilgili yazılmış olan aşağıdaki mani'nin 1940'lı yıllarda yazılmış olduğu düşünülüyor..
"Düvende bez dokumam
Evde fazla otumam
Beyhude mektup yazma
Ben Latince okumam"

Not : Düven = dokuma tezgahı

Pazar, Nisan 08, 2007

Guşlar goyunlara girdi

Bugün büyük gün... Bugün heyecanlı bir gün... Geçtiğimiz hafta elimize ulaşan ve buzdolabında beklemeye alınan tohumların bugün goyunlara girme günü. Umman teyzemiz sağolsun bizi bu konuda yalnız bırakmadı, her ihtimale karşın (biz beceremezsek diye) O'da ipekböceği tohumlarını uyandırmak için goynuna koydu. Bunu gören Kemal amcamız "Bende deneyeceğim" dedi O'da aldı... Neşe ve ben de bu akşam itibari ile goyduk tohumları goyunlarımıza... Guş tutma projesi böylelikle hayata geçti. Bakalım neler olacak? Bizi izlemeye devam edin...

Cuma, Nisan 06, 2007

Doğa ile içiçe olmak ne güzel...


Arada İstanbul ve İzmir seferlerimiz nedeniyle bu zamanlara kalan bahçe tamizliğimiz nihayet tamamlandı... Artık keyifli sohbetlerimize yeni uyanan doğanın öncüleri çalışkan karıncalar ve rengarenk çiçeklerimiz arasında devam ediyoruz...

Datça Nazarlıkları



Adı her ne kadar nazarlık olsada bence ondan öte çok hoş bir duvar süsü... Sevgili Emel Ablamızın maharetli ellerinden çıkan bu nazırlıklar, tatil dönüşü sizlere Datçayı hatırlatmanın yanı sıra (ki Datçayı hatırlamak için daha çok nedeniniz olacak) güzel bir aksesuar olarak evinizi süsleyebilir... Datça'lıların hayatlarında değişik kullanım alanlarıyla karşımıza çıkan kargı(evlerin tavan döşemesi, dokuma tezgahlarında kullanılan mekik ve dokuma tarağı, ip sarmak için kullanılan gülence vb.) nazarlıklarda da karşımıza çıkıyor.


İster kargılı, ister kargısız Datça nazarlıklarını Eski Datça'da bulmanız mümkün...

Salı, Nisan 03, 2007

küçük kızın dilinden

Hep hayal kurardı küçük kız... Öyle büyük hayalleri yoktu aslında, kendi gibi küçücüktü... En büyük hayali hep mutlu olmaktı, çevresindeki tüm insanlarla birlikte. Bilemezdi ki daha o yaşta daima mutlu olunmayacağını, mutsuz olmadan mutluluğun anlaşılamayacağını... Sevdikleri hep yanında olsun isterdi, bilemezdi teker teker yitirilebileceğini sevdiklerini... O'nsuz yapamam dediklerini yitirince "O'nsuz" yapılabileceğini...
2004 yılının 16 Mart'ında yatırıldığında hastahaneden yürüyerek çıkacağını düşündü taki 18. günün öğle saatlerine kadar O'nun... Çocuk umudunu, yitirmese de en sevdiği varlıklardan biri hayata veda etmişti... Küçük kız zor toparlansa da, tıpkı babaannesinin istediği gibi, mutlu, hür ve dürüstçe yaşamaya devam ediyor bu hayatı. O'nun nasihatleri ve yaşam felsefesiyle...


Ayrılığımızın 3. yılında sevgi
ve kocaman bir özlemle anıyorum
seni canım babaanneciğim...

küçük kız.

Çarşamba, Mart 28, 2007

UĞUR'lar Olsun




Dün, Dünya Tiyatrolar Günü nedeniyle belediyemiz tarafından tüm Datça yaşayanlarına ücretsiz olarak organize edilen oyunda idik... Samsun Sanat Tiyatrosu'nun Uğur Mumcu'nun Eserlerinden Yola Çıkılarak Sahneye Koyduğu "Bir Pulsuz Dilekçe" adlı oyun saatlerce alkışlanmaya değerdi doğrusu.... Hatırladık demeyeceğim. Ne Uğur Mumcu silindi hafızalardan ne Bahriye Üçoklar, Çetin Emeçler ne diğerleri... Ne de Hrant Dinkler unutulacak... Saygıyla...

Salı, Mart 27, 2007

Guşlarımız Yolda

Biraz önce güzel haberi aldık.. Guşlarımız yola çıkmış... Ne mi diyoruz? İpekböceklerimiz tabii ki. Datçalılar ipekböceğini yetiştirip koza haline getirme işine "guş tutmak" derler.. Daha önce bahsetmiştim ipeği kendimiz yetiştirip, dokuyacağımızdan...İşte geçmeyecek sandığımız aylar geçti ve o heyecanlı süreç başladı... Bursa Koza Birlik'e verdiğimiz siparişimiz bugün kargo'ya verilmiş.

Bu süreç içinde; Muhtarımız Neşe bizden desteğini hiç esirgemedi. Kaymakalık El Sanatları binasından boşta olan odanın böceklerimize tahsisini sağladı. Bizde böceklerimizin odasını kireç boyama ve temizlik işleri yaparak hazırladık. Hatta isim bile koyduk "İpekböcekleri balayı odası" diye :) Tohumlar bize ulaştıktan sonra zamanı geldiğinde (tahminimizce 10 gün içinde) koynumuza koyacağız ve onları kış uykusundan uyandıracağız. Balayı odalarına nakledip, gelişim süreçlerini izleyeceğiz... Bu aşamada da gene Neşe ve annesi Emine Teyze bu işlemleri daha önce yaptıkları için geri kalan işlemleri birlikte yapacağız. Koza haline kadar ki süreçte taze dut yapraklarıyla bol bol beslemeli, böcek fare gibi düşmanlarından korumalı ve onları daima temiz bir ortamda tutmalıyız...


İlk başlarda kime bahsetsek, " Çok zor" yanıtıyla karşılaşmıştık.Guş tutmayı beçerirsek elimizde ipek dokuma olacak, yok beceremezsek Eski Datça işte bu kelebeklerle dolup taşacak. Artık göreceğiz zor mu?, kolay mı?, zor iş yapılamaz mı?

Pazartesi, Mart 26, 2007

Kurtuluş Savaşı Gazilerinden birini daha yitirmişiz...

Bugünkü Radikal Gazetesinden bir haber;
Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın son iki tanığından, 108 yaşındaki Konyalı Veysel Turan'ı kaybetti.Üç asır görmüş Turan'dan geriye aslında anlatmaktan çok da hoşlanmadığı savaş anıları kaldı. Savaşlardaki başarısı Üstün Hizmet Madalyası'yla ödüllendirilen Turan, yaptıklarını anlatırken, böbürlenmekten hoşlanmadığını söylemişti:
"Vazifemizdi yaptık. Bunda övünülecek bir şey yok. Şimdi kudretim olsa, memleketimiz bir tehlikeyle karşılaşsa, yine aynı şeyleri yaparım. Afyon'da, Sakarya Meydan Muharebesi'nde, Eskişehir'de, 2. İnönü Savaşı'ndaydım. Büyük Taarruz'da bozguna uğrayan Yunan kuvvetlerini İzmir'e kadar takip ettik. Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa, 8-10 kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan, yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı."
Zaferden sonra savaş, Veysel gazinin peşini bırakmamış, geceleri kâbusla uyanmıştı: "Geceleri gözlerime uyku girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kâbuslar görürdük. Şimdi hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum zaman rahat uykulara dalıyorum. Mustafa Kemal Paşa'yı defalarca gördüm. Hep yorgun ama dimdik ayaktaydı, keşke bu dünyadayken o da birazcık dinlenebilseydi."
Savaş sonrası Sarayönü'nde çiftçiliğe başlayan Turan, en çok istediği 'komutanların kendisini gelip görmesi' arzusuna kavuşamadan yaşama gözlerini kapattı.

Radikal haber sayfasına ulaşmak için ; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216666 (link vermekte sorun yaşıyorum, kopyalama işlemi yaparak girebilirsiniz)

Bu haber bana bir kez daha ülkemizin hangi şartlarda özgürlüğe ulaştığını ama ne yazıkki kıymetinin bilinmeyerek ne hale geldiğini düşündürttü... Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı belki ama şimdi Türkiye başka esaretler altında... Artık cepheler değişti, şehitler başka...

Pazar, Mart 25, 2007

1999 yapımı bir film


Otobüsle yaptığımız son İstanbul-Datça yolculuğumuzda ekrana konan Ofis Çılgınlığı(Office Space) adlı film çok hoşuma gitti... Bazı noktalarda biraz abartılar ve saçmalıkları olsa da bence çalıştığı işyerinde mutlu olmayıp, başka bir dünya hayal edenlerin izlemesi, o hayal edilen başka bir dünyaya yelken açmakta cesaret verebilir.

Büyük Selçuklu Kartalı Kolye Çalışması


Şu günlerde Yaşar'ın üzerinde çalışmakta olduğu motif, Türk Süsleme Sanatı'nın en sık kullanılan motiflerindendir. Anadolu Selçukluları tarafından geliştirildiği için "Selçuki" olarak tanınmaktadır. Kökeni Uygur Türkleri'ne dayanan bu motif,Orta Asya steplerinde yaşamış Türkler'in, güç, bereket, iyi ve kötünün sembolleri olan hayvan ve doğaüstü varlık betimlemelerinde karşımıza çıkmaktadır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi ile motif Anadolu'nun çizgileri ile birleşmiştir. Özellikle bu dönemde, Hatayi ile birlikte anatomik özelliklerini koruyan kuşlar birlikte kullanılmışlardır. Fakat Türklerin İslamiyete girmelerinden sonra motif, tüm sembol ve inanışlardan uzaklaşmış ve hayvansal çizgilerinin tamamını kaybetmiştir. Temel olarak birbirine girift hatlardan ve kıvrımlı uçlardan oluşan bu motif, bu şekilde stilize olarak orijinini gizlemiştir.


Günümüzde Büyük Selçuklu Kartalı olarak bilinen motif tasarımında abanoz ağacı ve kemik ikilemesi ile yapılan çalışma, iki gündür devam etmektedir. Önümüzdeki günlerde bitmesini planlıyoruz. İşlemin uzun sürmesi, ustanın tembelliğinden değil, motifin detaylı oluşundandır... Gümüş işlemi dahil tüm çalışmalar tamamlandıktan sonra bu ürünümüzü görebileceksiniz...

Perşembe, Mart 22, 2007

fırından yeni çıkan gümüş ürünler




bende boş durmuyorum bu arada... Bunlarda benim çalışmalarım...

Salı, Mart 20, 2007

Vosvos Sevdası

vosvoscu olacak çocuk kendini belli edermiş :)

Bugüne kadar bahsi geçmemiş olsa da, sıkı vosvosçu olan bizlerden bahsetmek istiyorum birazda... Ben küçükken, hep bir kırmızı vosvosum olsun isterdim... Biraz büyüyüp genç kız! olunca; küçüklük hayallerim biraz değişti... 90'lı yılların başında sadece 3 sayısı bulabildiğim(toplamda 6 adettir) Vosvos Magazin dergisine bakıp ve derin bir iç geçirip "Birgün bende onların içinde olabilsem hayalleri yanısıra,Kırmızı bir vosvosum olsun ve plakası benim ve seveceğim o genç adamın başharflerinden oluşsun diye hayal etmeye başladım... Yıllarca bankadan(Pamukbank) kazandığım o asgari ücretle biriktirdiğim vosvos paralarıyla bir türlü alamadığım vosvosuma 2000 yılının 31 Mayıs günü, kocam olan o genç adamın hediyesi ile kavuştum... Birgün önce bakıp iç geçirdiğim, almakta acele etmemek üzere ertelediğimiz o kırmızı ve MYM plakalı vosvosu, doğum günü hediyem olarak karşımda görmem karşısında kalp sektesinden gitmediğime şaşıyorum... M, benim adımın, Y, Yaşarın adının başharfide diğeri fazla :) İç geçirdiğim o dergi sayfalarında yer almak şöyle bir kenarda dursun, nereden bilebirdim ki; birgün Tosbağa Dergisini çıkaranlar arasında yer alacağımı...


Ailemizin üçüncü ferdi olan Pala ile çok güzel etkinliklere katıldık... İstanbulda iken bazı zamanlar, ayın iki haftasonunu Kaplumbağa Fun Club(Şu an Kaplumbağa Otomobil Derneği- www.vkod.org.tr) ile, ya da kendi arkadaş grubumuzla değişik yerlere giderek, bir sürü macera yaşadık... Zaten bizi Datça ile tanıştıran ve yerleşmemize sebep olan gene vosvos'tur. Vosvos sevdasını ancak yaşayanlar bilebilirler... Biz vosvos sayesinde birçok dost kazandık. Bir başka, internet üzerinden olan vosvos grubu (www.vosvos.net) bu dostlara vostdost derler...


Pala, bazı nedenlerden dolayı henüz Datça sürvenine başlayamadı... Bu yaz gelmesini heyecanla bekliyoruz... (İst-look'daki arkadaşlara hatırlatma) İst-look nedir derseniz? eğer, Onlar vosvosların ömrünü uzatanlardır.. Tanışmak isterseniz www.ist-look.com adresini ziyaret edebilirsiniz...


İstanbulda yaşamanın nesini özlüyorsunuz diye soranlar oluyor bazen... Vosvos etkinliklerine katılmayı özlüyoruz aslında... Hele ki, dikiz aynasından baktığınızda arkanızda sıralanan rengarenk vosvoslarla gidilen tatillerin hazzı... hıııım... evet bunu özlüyoruz... Şöyle büyük bir etkinlik yapılsada keşke, biraraya gelsek... Nerede olduğu çok önemli değil, Ordu buluşmaları gibi... Türkiye'nin hatta dünya'nın her yerinden akın akın insanlar gelse...Yüzlerce hatta binlerce vosvos olsa renk renk, model model... Ne hayal ama!!! Bu yaşıma kadar gerçekleşmeyen hiçbir hayalim olmadı benim, belli mi olur :)

Sedef Kakma


Çalışıyoruz diyoruz peki biz ne yapıyoruz. İşte size Yaşar'ın yapmış olduğu son çalışma olan takunya çalışması...

keyifli anlar




Yoğun çalışma tempomuz arasında bahçemizde verdiğimiz kahve molaları yok değil...
Bunlardan birinde Nihat amcamızla otururken, arılar durdurak demeden hemen yanıbaşımızda çalışıyorlardı...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Datça'da kar vardı...


Bu sabah atölyemize geldiğimizde belki bir daha hiç görmeyeceğimiz bir olayla karşılaştık... Sadece Goca dağ'a yağdığı düşünülen kar bizim bahçemizde idi... Bir avuçta olsa orda öylece kalakalmıştı, gece yağan dolu'nun ardından... Artık kimse Datça'ya kar yağmadı diyemez...

Salı, Şubat 27, 2007

EMİT



Her sene gerçekleşen İstanbul Uluslararası EMİT Turizm Fuarı'nda tüm belediyeler gibi Datça belediyeside, 15-18 Şubat 2007 tarihleri arasında, İstanbul Beylikdüzü TÜYAP fuar alanında idi... Yaşar ve ben yuvamıza döneceğimiz için sadece birgün katılabildiysekte; fuar alanındaki bir günlük Türkiye turu sonunda; "hala gezilecek ne çok yer var" diye iç geçirmeden de edemedik...

Misafirlere ikram edilen çağlalar ise, Palamutbükünde yetiştirilen sezonun ilk çağlaları idi...

Özledik mi demeli?

Gülen gözlerle karşılanıp, sevenlerle buluşmak, aile ile özlem gidermek...İş koşuşturmacaları bitipte turist gibi gezmek, Galata'dan seslenmek güzelim şehr-i İstanbula. Vapur sefasında martılarla gözgöze gelmek, Kız kulesi ile muhabbet... Herşey iyiydi, hoştuda... Sabahları kapımızın önünden geçen Fatma teyzemiz yoktu.
"Ekmek alıp gelende dedim. Olmayınca aklım kalıveripduru" diyen.
Bu zeytinleri ne yapacağız şimdi deyince koşuverdiğimiz Melahat teyzemiz yoktu,
"Gel ben sana öğreteyim" diyen.
Yoktu. "Yaptığım bebekler nasıl" diyen Neşe ...
Dolu dolu bir enerjiyle kapıdan içeri girip ;
"Çocuklar harikasınız yahu" deyip, asıl harika eylemlerini büyük bir çoşkuyla anlatan Nihat amcamız yoktu.

Yoktu... Sakinlik, sessizlik, kuş cıvıltıları, arı vızıltıları ve ÜRETİM...

Altın kafesteki bülbüller gibiydik... Tüketim şehri olan altın kafes içinde tüketerek tükendik. Yeniden doğmaya, üretmeye geldik... Bir kez daha anladık ki tüketmek değil, üretmek bizi mutlu kılan...

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Perşembe, Aralık 21, 2006

Türklerin kendine özgü sanat tekniği CAMALTI


19.yy ve 20.yy başlarında Türkiye'de büyük gelişme göstermiş olan camaltı tekniği ile yapılan çalışmalar, evlerin dışında dini mekanlarda(mescit,tekke,türbe), kahveci, şekerci, kasap ve berber dükkanlarını süslermiş. Günümüzde yok denecek isekadar azalmış durumda... Anadolu'da evlenecek kızların çeyizleri için mutlaka satın alınırmış. Yapılmış olan resimlerin çoğu dini içerikli olup, insanı, nazara hastalıklara karşı koruyucu bir güç bulunduğuna ve bulundukları yere,bereket,bolluk getirdiklerine inanılırmış. Camaltı ustaları yıllar önce gelişen ve değişen zamana direnememişler. Camın kırılganlığı nedeniyle günümüzde fazla örneği kalmamış olan bu sanat dalına da, dayanamadık el attık, üstelik bırakın resim yapabilmeyi çöpadam bile çizemezken.
Eli kalem tutabilen herkes yapılabilir. Sizde deneyin, inanın çok faydalı bir terapi yöntemi. Dikkat edilmesi gereken tek şey, resim tekniğinin tersine, yapılacak olan son fırça darbesinin ilk aşamada yapılması. Cam boyası şart değil, akrilik boyada kullanabilirsiniz. Yukarıdakiler bizim yaptıklarımızdan birkaç örnek.

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Bildiğimiz gerçeklere küçük bir hatırlatma...

2060 yılına kadar olması beklenen 2 derecelik küresel sıcaklık artışı; Türkiye'de sıcak dalgaların 6 haftaya kadar uzamasına, bu sıcaklar tarımın bitmesine, orman yangınlarının artmasına neden olacak.( Gerçi insanoğlu'nun konut sahibi olma duygusuyla yangınlar zaten hadsafhada) Orman yangınları turizm sektörünün azalmasına, turizm sektörünün azalması da insanların aç kalmasına neden olacak.

Asya'da 2 milyon insana su sağlayan önemli bir buzul olan Kilimanjaro'nun 2040 yılında yok olacağı biliniyor.

3,6 derecelik sıcaklık artışı; Kuzey Akdeniz ve Akdeniz'in dağlık alanlarındaki bitkilerin %50'sinin kaybına yol açacak. (İspanya ve Fransa'da %80'lik artış olacağı düşünülüyor)

Sıcak sularda; oksijen ve besinler azaldığı için balıkların üremesi bitiyor. Balıkların serin sulara göç etmesi; deniz kuşlarının açlıktan ölmesine neden oluyor.
Balıkların yok olması; ticari anlamda büyük kayıpların yanısıra, insanların almaları gereken temel protein kaynağını alamamalarına neden olacak.

Pazar, Kasım 26, 2006

Zeytin Zamanı


Şimdilerde herkes zeytinde... Geçtiğimiz günler havalar biraz soğuk olsada , son birkaç gündür güneşli günler yaşanıyor Datça'da. Bizde iki gün önce, hem arkadaşımızın zeytinleri ziyan olmasın, hem de şehirde hayalini kurduğumuz "kendi zeytinini kendin yap" projesini hayata geçirelim dedik. "Çok hoş bir duygu zeytin toplamak" cümlesini kurmamın üzerinden birkaç dakika geçmişti ki oturduğum merdivenin yere düşmesiyle kendimi yerde buldum. Attığım çığlıkların farkında değilim, o an bir yerlerimin kırıldığını hissediyordum çünkü... İnsanlar anlatırlar ya (en azından benim kocanın bol bol çocukluğuna ait düşme hikayesi var) "şöyle düştüm, böyle yuvarlandım" diye artık benimde bir hikayem var... Tıpkı çizgi filmlerdeki gibi yatay bi şekilde aşağı düşerken kafam eğimli taşlarda sürtüne sürtüne zıplıyordu. Biz düşündükçe hala gülüyoruz... Şu an daha iyiyim. Artık zeytinleri Yaşar topluyor, ben kırma işlerini yapıyorum. On gün içinde iki günde bir suyu değiştirilerek acısı atılacak ve zeytinlerimiz tuzlu suda bekletilecek, sonra sofralarımıza konuk olacak. Düşmenin acısına rağmen gerçekten keyifli bir iş bu zeytin toplamak... Şimdiki hayalimizde; kendi zeytin ağacımızdan düşebilmek :)

Salı, Kasım 21, 2006

İyi uykular ! Kültürel kişiliğimizi kaybediyoruz!

Antik çağlardan beri süregelen El Sanatlarımız ölmek üzere. Hangi sanat dalını araştırsak, ya ustası kalmamış ya ucuz ithal mallara direnememiş. Birkaç aydır ilgilendiğimiz el dokuması bunlardan biri. Ülkemizde pamuk geleneksel yöntemlerle işlenerek, dokuma için gerekli iplik haline getirilirken, 1900'lü yılları başında İngiltere'den iplik ve pamuklu dokumaların ithali, pamuk üretimini ve el dokumacılığını olumsuz etkilemiş. Son yıllarda gözümüze en çok "Made in China" yazısı çarpsada, bu sorun çok eskilere dayanıyor. Kızmaya pek hakkımız yok. Onlar çalışıyor, biz ise "zor,zahmetli" diye işin içinden sıyrılıyoruz. Ya da çocuklarımızın bir bankada müdür, bir şirkette avukat olmalarını istediğimiz için ara mesleklere yönlendirmiyoruz. Eee herkes müdür oluncada vaziyet ortada. Okumak tabiki çok önemli, ama ya yitip giden sanatlarımız.

Hepimiz biliyoruz kültürel zenginliklerimizi. Gördüğümüz o ki; bir kuşak öncesinde bunun değeri anlaşılmamış ve korunmamış... Örnek : Eski Datça.... Eski Datça'da ipekböceği yetiştiren ve dokumuş olan en genç insan 75 yaşında ve bu işi en son 15-20 yıl önce yaptığını söylüyor.. El dokuması ama özellikle ipekböceği(guş dutmak) yetiştirerek elde edilen ipekten yapılan dokuma, ne yazıkki artık yapılmıyor. Bir sonraki nesiller, değerinin farkına varıp sahip çıkmamışlar. Ne yazıktır ki Datça'ya dışardan gelmiş olan biz yabancılar bu duruma üzülerek ve bir Hocamızın bizi zorlaması sonucunda "Biz bu işi yaparız" dedik. Ve başladık başka bir serüvene...

Yaklaşık iki ay önce; konu ile ilgili Yeşilyurt'a gidiş amacımız Karacan Yöresel El Dokuma atölyesini görmek idi. Karacan ailesi senelerce el dokumasına direnmişler. Ayşe arkadaşımızdan ipekböceği yetiştiriciliği hakkında oldukça faydalı bilgiler aldık. Dokuma yapanlar bayanlardı. Yeşilyurttan sonra, Aydın/Çine Akçaova Belediyesi Çömlekçilik Eğitim Merkezine uğradık. Belediye Başkanlarının desteğiyle Avrupa Birliği destekli olarak kurulan bu atölyeye öncesinde 100 kişi başlamış kursiyer olarak. Ancak ne var ki bir sene içinde bu sayı on adede düşmüş. Erkeklere pek zor gelmiş bu iş. Gittiğimizde fazla mesai yapmakta olan Ayla, Meral ve Belma 15-16 ay içinde torna işinde usta olmuşlar, ateşe dayanıklı çömlek yapıyor ve Türkiye'nin dört bir yanına gönderiyorlar.

İki hafta önce yaptığımız Uşak, Denizli (Buldan, Kızılcabölük) gezimizde, Uşak iline gidiş amacımız Palmet Halı San. Ltd. Şti`nin ortağı Esma Kıvrak ile tanışmaktı. Uşak denince ilk akla gelen Uşak El Dokuması Halılarının artık üretilmemesine üzülerek, "bu iş Uşakta yapılmalı" demiş ve on yıl önce tekrar üretilmeye başlamış Uşak el dokuma halıları. Karşılaştığı toplumsal engellere, aldığı siparişleri yaptıracak çalışan bulamamasına rağmen, El Dokuması Uşak Halılarını dünyaya pazarlayan, hayranlık uyandıracak başarılı bir işkadını. Hem hüzün hem de duyduğumuz gurur ve mutlulukla yanından ayrılıp Dülgeroğlu Oteline gittik. Bu otel 1898 yılında yapılmış bir Han aslında. Orjinalitesi bozulmadan çok hoş ve keyifli bir otele çevrilmiş Dülgeroğlu ailesi tarafından. Aynı akşam ve ertesi günü şehir sokaklarından dolaşırken biraz Uşak hakkında bilgi alalım ve Uşak'a özel, halı, battaniye ve Eşme kilimi dışında alabileceğimiz ne var diye vatandaşa soralım dedik. Sonuç; birşey yok. Şehirden ayrılmadan önce son durağımız Atatürk Müzesi ve Uşak Arkeoloji Müzesi idi. Atatürk Müzesi; Kurtuluş savaşı sırasında; Yunanlı komutanın kendi rızasıyla esir edilerek ağırlanmasına, Fevzi Çakmak'ın mareşal ünvanını almasına, savaş sonrasında ise İran Şah'ının ağırlanmasına tanık olmuş. Atamızın toplamda üç kez ziyaret ettiği ev, müze yapılarak koruma altına alınmıştır. Müzede Atamızın kullandığı eşyalar ve civar köylerden toplanan yakın tarih eşyaları bulunuyor. Arkeoloji müzesinde ise Karun Hazineleri Gerçek mi? Sahte mi? muamma olsa da gerçekten akıllara zarar.

Öğleden sonra varabildiğimiz, Denizli Buldan ise; bizi adeta büyüledi... Sokaklarında dolaşırken, tezgah sesi gelmeyen neredeyse hiç ev yoktu... Kadın, erkek herkesin çalışıyor olması bizim için bir Alice Harikalar Diyarı gibiydi... Yemek sonrası, sokak aralarında dolaşırken bir ailenin kapısını çaldık. Atölyede işleyen makinenin ezgisi eşliğinde yaptığımız hoş muhabbet ve sıcak karşılama "işte bizim halkımız" dedirtiyordu. (Hani o şehir hayatında tanımadığınız komşunuz, ne isteyecek acaba diye kapıyı açışlar.Lafım insanlığını, özünü yitirenlere) Ancak, ne var ki aynı sorun orada da var genelde çocuklarının ya da torunlarının okuyup büyük adam! olmalarını istiyorlar. Okumanın öneminin yanısıra aynı zamanda bu işide bir sonraki nesile aktarmalarının öneminden bahsettik ise de ne kadar faydalı oldu bilemiyoruz... Ertesi günü; evlerde yapılan dokumaların satıldığı, meydandaki dükkanları gezdik. Sağlı sollu dükkanların hepsinde birbirinden güzel el dokumaları mevcut. Sonrasında yapıldıkları yerleri görelim düşüncesiyle, Buldan'ın eski ama hala yaşayan ve çalışan köyüne çıktık. Nüfus artmaya başlayınca dağın eteklerine yayılmış olan Buldan'ın eski hali daha bir güzel. Gene çalışan bir evde soluklandık. En fazla altmış yaşında gösteren benim canım amcam aslında sekseniki yaşındaymış, genç göstermesini dokuz yaşından beri çalışıyor olmasına bağlıyor. Hemen yanımızda duran torununa öğretip öğretmediğini soruyoruz. Düşünce aynı "O okusun" diyor. Biz de hayalimizden bahsediyoruz, neden Buldan'da olduğumuzdan."Böcek yetiştireceğiz amca" diyoruz, birkaç soru soruyoruz, bize eksik birşey söylememek için heyecanla anlatıyor herşeyi. Böceklere; hem "nasıl yapacaklar bunlar" der gibi gülüyor hemde seviniyor sanki... Buldanda yapılan ipekli dokumaların büyük çoğunluğu hazır alınıyor. Tesadüfen öğrendik ki ipekböceğini yetiştirip ipek elde eden sadece bir aile varmış Buldanda. Durmadık ve hemen evlerinde aldık soluğu... Tezgah çalışıyordu ama ne yazık ki polyester! havlu dokuyan bey "Direnmeye çalışıyoruz" diyerek, saf ipeğin ucuz polyester ya da ithal mallar karşısındaki acı hikayesini paylaştı bizlerle...
Buldan da gördüğümüz iki ilanı yazmadan geçemeceğim. Birisi çarşı'nın göbeğine " Sayın Esnafım, Çin Malı Satma, Geleceğini Karatma" asılmış olan Esnaf Odasının afişi idi. Bir diğeri ise; çarşıdaki dükkanların birinin vitirininde "Dükkanımızda Çin Malı Yoktur" yazısının asılı olması durumun ciddiyetini özetliyor sanırım.

Günümüzün son uğrak yeri olan Kızılcabölük'e varmadan Kaklık Mağarasına uğradık. İlk girişte soluduğunuz kükürt kokusu biraz rahatsız etsede, mağara, zamanımız kalmadığı için gidemediğimiz Pamukkale travertenlerini aratmayacak güzellikte idi. Mağaranın duvarlarında bulunan yosun ve bitkilerin kattığı güzellik ise görülmeye değer...

Kızılcabölük'e vardığımızda dükkanlar kapanıyordu ki Eldos Tekstildeki genç arkadaşımız bizimle ilgilendi. Yapılması planlanan çok güzel projelerden bahsetti, gerçekleştirebildiklerini görmek bizleri çok memnun edecek. Kızılcabölükte de kadın, erkek el dokuması yapıyor. Yolu Denizli Tavas yolundan geçenlerin Kızılcabölük El Dokumalarını ve Herakleia Antik kentini görmelerini tavsiye ederiz...

Sonuç olarak; gezilerimiz sonrasında ve yaptığımız araştırma sonrasında gördük ki;
- Kadınlar her zaman üretimin içindeler,
- El sanatlarımız yaşam savaşı veriyor,
- Çarpık kentleşme heryerde hakim,
- Kadınlar üretiyor.
- Şehre ait özel birşey yapılmıyor, yapılsada destek görmüyor,
- Ülkemiz pis ve tembel insanlarla dolu,
- Kırahathaneler dolup taşıyor...
- Kadınlar çalışıyor.

Cumartesi, Kasım 11, 2006

Kimler geldi, kimler gitti,Datça'da yaz bitti, kış geldi








neler yaşandı geçti.... Bizler artık kış çalışmalarımıza başladık... Gümüş, vitray ve sedef çalışmalarımıza başka sanat dalları ekledik...

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Bizim Zeytin son acısını yaşadı ve yaşattı.

Tanıyan herkesin Zeytinsever olduğu bizim yaramaz son yaşadığı olayı atlatamadı ne yazık ki! Dün Zeytinimizi kaybettik. Ondan geriye acı tatlı anılar birde tarağındaki tüyleri kaldı...

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Esas Datça bizim köyümüzdür...

Efendim, eskiden eski-yeni Datça diye birşey yokmuş ki!Çoğu insanın gelip limanın olduğu Yeni Datçayı görüp, "hiçbir özelliği yokmuş" diye düşünerek (doğal olarak) döndükleri bölge, 70'lı yıllardan sonra Datça halkının göç etmesiyle oluşan bir yerleşim yeri. İşte bu yüzden Esas Datça bizim köyümüzdür. İşte bahsettiğim köyün fırını ise bizim şu an El Sanatları Atölyesi olarak kullanmakta olduğumuz mekanımızmış... Bu fırını kim işletmiş? Ne zaman, nasıl sorularımızı bölgeyle ilgili senelerdir derin araştırmalar içinde olan Nihat Akkaraca'ya sorduğumuzda bize fırının geçmişiyle ilgili aşağıdaki yazıyı getirdi... Sorularımızdan çok daha fazlasını bulduk... Şimdilerde yitirdiğimiz insani duyguları, çok farlı kavramları bulduğumuz bu yazıyı yani köylünün ekmeğini yediği fırınımızın hikayesini sizlerlede paylaşmak istiyoruz.... Kalemine,duygularına sağlık Nihat Amca...

Datça’dan Sömbeki adasına baktığınızda, bu adanın tam güney ucundaki burundur “Miskin Burnu.” İşte o burun, geçmiş yıllarda Datcalılar için “Umut burnu”ydu.. İkinci Dünya Savaşından evvel iklim kurak gittiğinde, hem ekin yeteri kadar olmaz, olsa da yağış olmadığından su değirmenleri dönmez, yarımadadaki insanların ekmeksiz kaldığı günler olurdu. Daha sonraları 40’lı yıllar, yani yerel dilde “Alaman Harbi…” Kuraklık, kıtlık ve karneyle ekmek yılları… İnsanların gözü Miskin Burnunda. Miskin Burnu’nun uzaklığı Datça’ya on iki mil kadar. On iki mil uzaklıktaki yelkenliyi tanırdık; Selim Kaptan mı? Nebil Kaptan mı? Şükrü Kaptan mı? yoksa Adem Kaptan mı? En kolay da Nebil Kaptan’ı tanırdık. Nebil Kaptan ekmeksiz kalanlar için ekmek demekti.
Orta büyüklükte bir yelkenliydi. Motoru yok… Yelkenle gidip geliyor Antalya’ya, Finike’ye; yani, bereketli topraklara… Taa oralardan Marmaris’e, Datça’ya, Bodrum’a yiyecek taşıyor…
Un, fasulye, nohut, pirinç gibi…Savaşlı yıllarda un ve tahıl satışı yasak. Un, Reşadiye’de bir fırına veriliyor; ekmeği o yapıyor, ve karneyle dağıtıyordu.
Nebil Kaptan’ın kayığı yelkenli dedik. Böyle olunca kayığın Antalya’dan Datça’ya gelmesi için rüzgar gerek. Bazen Akdenizde rüzgar günlerce durur. Nebil Kaptan da Akdeniz’in ortasında durur. Bazen rüzgar fırtına olur; Nebil Kaptan bir Limanda bekler. Yarımada’nın insanı da ekmek bekler.
İşte bu yüzden Nebil Kaptan, Miskin Burnu’ndan çıkan umuttur yarımada insanı için.
Aynı yıllarda Eski Datça’da bir Rodoslu vardır. Adı şevket… Tertemiz giysilerinin üstüne leke kondurmayan, tıknaz, beyaz tenli, kolundaki balık dövmesiyle tam bir adalı.
Eskiden onun da yelkenlisi varmış. Rodos Datca arası taşımacılık yaparken kayığı batmış. Gelip Reşadiye’ye yerleşmiş. Daha sonra Eski Datça’dan evlenince oraya yerleşip, evinin önündeki fırında ekmek yapıp satmaya başlamış. Başlamış dediğime bakmayın, bütün aile çalışıp o fırında ekmek yaptıklarını ben de biliyorum. Daha sonraları Çarşı içinde bir fırın yaptılar ve ekmek burada çıkmaya başladı. Ekmek dedikse köy ekmeği değildi yapılıp satılan. Has undan yapılma “has ekmek…” Datça ağzıyla “has halka.” O zamanlar insanların özlem duydukları kuru kuru yedikleri, misler gibi kokan ekmek. Gurubu 60 para. Gurub ekmek dediğimiz bir bütün ekmeğin sekizde biri. Çeyrek ekmek üç kuruş. Ve böylece senelere göre değişen fiyatlar ama; koku aynı; Miss gibi… Yerli ekmek daha esmer. O evlerdeki fırınlarda yapılan sıradan arpa ekmeği, bazen buğday ve arpa karışık, bazen darı ekmeği. Bir de evlerde günlük yapılan “tepitme.” Hergün yerli ekmeği yiyince insanlar özlerdi has ekmeği. Bayramları iple çekerdik; harçlıklarımızla has ekmek alıp yiyeceğiz diye.
“Has ekmek” deyince aklımıza Şevket Amca gelir; Şevket Amca’nın aklına da Nebil Kaptan, gelirdi belki…
Nebil Kaptan Giritli, Şevket kaptan Rodoslu. Türkçelerindeki şive Datça şivesinden ayrı; "kırık türkçe" mi diyelim, yoksa “ada türkçesi” mi? Giyimleri kuşamları da ayrı, yaşam tarzları da… Ticaret anlayışları daha başka.
O yıllarda Datça yarımadasına para yılın belli zamanlarında giriyor. Mesela, en önemli para palamut mahsülü satıldığı zaman. Palamut deyince, aklınıza palamut balığı gelmesin. Meşe palamudunun mahsülü. O zamanlar deri ve boya sanaayiinde kullanılırdı ve iyi para getirirdi. Düğünler, dernekler, ödemeler hep palamut satıldığında yapılırdı. Doğal olarak Şevket Amca’ya halk borcunu o zaman öder,. Şevket de Nebil Kaptan’a borcunu o zaman ödeyebilirdi..
Nebil Kaptan’ın mazotuydu Akdeniz’de esen rüzgar.. Esmediği zamanlarda kaptanın yolu gözlenir, ‘Marmaras’a, (Eskiden Marmaris denmez, “Marmaras” denirdi.) Fethiye’ye gelmiş mi diye o zamanın yöntemleriyle soruşturulurdu... Eğer Kaptan Marmaras’da ise, işte o zaman Miskin Burnu’nu gözlemeye başlardık Miskin burnunda görünen yelkenlinin Nebil Kaptan’ın kayığı olup olmadığını anlamak için bir müddet beklenir, yelkenli birkaç volta vurup yaklaştığında “Nebil Kaptan geliyor” haberi, ilkönce Şevket’e daha sonra bütün Datca’ya yayılırdı…
Un, fasulye, pirinç, çuvallarını İskele’den Datça’ya taşımak için eşekler, atlar limana Şevket Amca tarafından gönderilirken, bir de at gönderilirdi, Nebil Kaptan’ın emrine.
Kayığının içinde bir tayfa gibi gördüğünüz Nebil Kaptan’ı, karaya çıktığında tanıyamazdınız. Hindistan’daki bir Eyalet Valisi gibi üstünde takım elbise; mevsim yaz ise krem veya beyaz... Başta melon şapka ve elinde dekor olarak taşıdığı bir baston. Giysilerinde tek leke yok. Ayakkabılar pırıl pırıl parlatılmış…
Eski Datça’da doğruca Şevket’in fırınına gider. Şevket onu dışarıda karşılar. İlk soru: -“Nerelerdesin bre Nebil Kaptan, merak ettik seni.”
Nebil Kaptan'ın cevabı::
-“Boceleme bre Şevket Kaptan, boceleme.” Bu deyim, denizci deyimi “rüzgar yoktu bocaladım” anlamınaydı… Şevket de eskiden kaptanlık yaptığından bu terimleri kolay anlardı.
Eğer ödeme mevsimi gelmeden Nebil Kaptan’ın paraya ihtiyacı varsa, kesinlikle bunu söylemezdi Şevket’e. Aralarında paradan konuşmayı ayıp sayarlardı. Ama, “paraya gereksinim var” demenin de, “şimdilik param yok, bekle” demenin de bir yöntemini bulmuştu bu iki adalı .
Nebil kaptan dükkana girince melon şapkasını çıkarıp duvardaki askıya asmaz, tezgahın üstüne ağzı yukarı gelecek şekilde bırakırsa, bu “biraz ödeme yapabilir misin?” anlamına gelirdi. O an parası varsa Şevket Kaptan, sohbet arasında parayı şapkanın içine bırakırdı. Sohbet sonunda dükkandan çıkarken Nebil Kaptan, şapkasını ve parayı alır, hesabını teknede yapardı. Dükkanda ne para sayılır ne de konuşulurdu.
Eğer Şevket ödeme yapamayacaksa ağzı yukarı bakan şapkayı alır, sert bi tavırla ters çevirirdi. Bu da “şu an param yok" anlamına geldiğinden, Nebil Kaptan hiç sesini çıkarmaz, yiyip içmeye devam ederlerdi.. İki adalının arasında 15-16 sene süren bu ticaret süresince her ikisi de alacak verecek lafını etmediler.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Datca, Marmaris ve Bodrum sahillerine civar adalardan yüzlerce mülteci gelirdi. Bu mülteciler hepsi Bodrum’da kampa alınır, daha sonra teknelerle Kıbrıs’a gönderilirlerdi. Bu taşıma işine Nebil kaptan’da girdi. Böyle bir seferde Nebil Kaptan, Antalya kıyılarında kayığını kayalara bindirerek, dokuz mültecinin ölümüne sebep olmuştu. Bu yaptığı kaza yüzünden gururu kırılmış duruşmalarda kendini savunmak bile istememiş.. Hatta derler ki; Nebil Kaptan'ın suçsuz olduğuna inanan hakim, ama içinde bulunduğu şartlarda suçlu görüldüğü için yardım edemeyince bir duruşmada uyarmak istemiş: "Bişeyler yap bre Nebil Kaptan, bişeyler." deyip kaptanı harekete geçirmek istemiş, derler. Bu, bugünlere kadar halkın ağzında dolaşan bir söylentidir. O kaza yüzünden iki yıl ceza evinde kalmış, çıktıktan sonra da bu kazayı gurur meselesi yaparak kaptanlığa veda etmişti.
Şevket Bora ise Eski Datca’daki fırınını çalıştırmaya devam etmiş, daha sonraki yıllarda İskele Mahallesi’ne taşınarak bir lokanta açmıştı. İskele Mahallesi’nin tek lokantasıydı; Kuru Fasulyesi ve taze balığıyla meşhurdu… Şevket Bora Datça’da; Nebil Kaptan ise geniş bir bölgede, Antalya’dan Bodrum’a kadar, kalıcı bir iz bırakarak geçip gittiler… İki Adalının adı da hala yöre insanlarının dillerinde dolaşır durur.

Zeytin


Bahsedeceğim Zeytin biraz şanssız, oldukça tatlı. Aramıza katılalı yaklaşık iki ay oluyor... Bu kadarda olmaz dedirten olaylar yaşadı geldiğinden beri... İlk geldiğinde aldığı darbe sonucu karnında oluşan ödemi vardı. On kiloya yakın su çekildi karnından. "Yaşasın iyileşti" derken arı soktu bu seferde. Karnında iki açık yarası oldu tam kapanıyordu ki üç gün önce yılan soktu yarasının üzerinden... Bazen acaba adını değiştirip Bedevi mi koysak diyorum. Şimdi karşımda melül melül bakıyor. Hayatı yaşayarak öğreniyor ve umarım ders alıyordur bizim meraklı...

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

BOLU'DAN KOMİK HABER

Haber eski ama okuyunca hoşuma gitti... Yurdum insanı bir alem...


İmam camide haşhaş yetiştirdi

Bolu’nun Mengen İlçesi’nde, cami avlusunda haşhaş yetiştiren imam tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Alınan bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren jandarma, Mengen İlçesi’ne bağlı Kuzgöl Köyü camiine baskın düzenlendi.

Bahçede yapılan aramada bir bölümü sökülmüş durumda 106 kök haşhaş bulundu.

Bunun üzerine camii imamı Selami D. gözlem altına alındı. Selami D.’nin Bolu’da yaşayan kayınvalidesi Ayşe Ç. ve kayınpederi İsmet Ç’nin de evlerinde haşhaş yetiştirdiklerinin belirlenmesi üzerine şahısların evlerine de baskın düzenlendi.

Yapılan operasyonda ise 18 kök haşhaş ele geçirildi. Jandarma, iki şahsı da gözlem altına aldı.

Şahıslar sorgularının ardından bugün Mengen Adliyesi’nde hakim karşısına çıkartıldı. İmam Selami D. suçlamaları kabul etmezken, kendisine komplo düzenlendiğini söyledi.

Mahkeme heyeti ise imam ile kayınvalidesi ve kayınpederini tutuklayarak cezaevine gönderdi.

Cuma, Ağustos 04, 2006

biz iyiyiz...

Merak edenler oluyormuş bizi... Son günlerde bu soruyla öyle çok karşılaştım ki...
Efendim, biz iyiyiz. Siteyi güncellemeye fırsat bulamayacak kadar çok yoğun çalışıyoruz. Bu yorgunluklardan pişman olmayacak kadar çok mutluyuz... Arkadaşlar, akrabalar geliyorlar, gidişlerine üzülsekte, arkalarından el sallayabilmek bize Datça'da yaşadığımızı birkez daha hatırlatıyor ve evet napıyım söyleyeceğim mutlu oluyoruz... Herkes sevdiği işi yapmalı, sevdiği yerde yaşamalı kardeşim!

Ben tam yukarıdaki satırları yazarken barımıza misafir olarak gelen bir bayan yurtdışından geldiklerini, bizi sitemizden takip ettiklerini söyleyerek, bir sitemde bulundu. Sitem demeyelim uyarı diyelim en iyisi. "Arayı fazla uzatmayın uzun süredir hiç yazı yazmıyorsunuz" dedi. Bense ne mutlu oldum demek okuyanlar oluyormuş diye :)

Adını sitesinden öğrendiğim Sibel Yılmaz'ın keyifli bir sitesi var... (http://www.blogcu.com/umutla ) Gezmenizi tavsiye ederim.